
30 Eylül 2008
Ramazanın nihayetine bu akşam itibariyle kavuştuk. Son sahurdan sonra son iftarımızı da yaptık. Artık gecenin bir yarısı yemek yemeyeceğiz, bu açında üzücü bir durum diyebilirim kendi adıma. Tam gecenin acıktığım vaktinde yetişiyordu Hızır gibi vallahi. Ramazan bitti ama onun bir nevî ödülü olan bayram geldi. Bu bayrama ne desek diye edeb ya hu’nun forumlarında çok tartıştık. İnsanlar şeker bayramı demeyelim çok ayıp diyorlar. Neymiş Türk kültürünü çöpe atmakmış bu söylem. Yok canım ne alakası var. Şeker bayramı denmesinde de bir kusur görmüyorum açıkçası. Sebeplerini orada belirttim isterseniz girip oradan bakabilirsiniz. Girmek için ahanda buraya tıklayınız. Bayram diyince aklıma 3 şey geliyor nedense;
1-Tatlı (genelde de baklava)
2-Sarma (dolma da diyebiliriz, yaprak sarması yani)
3-Komposto (Kompostu mu komposto mu? Hangi kompost? Peki hoşaf ne? )
Eğer bayramlardan kurban ise bu muhteşem üçlüye dördüncüsü müdahil oluyor. O da “et kavurması”
Yapmayın bunu bize. Bu bayramda bunları bir arada görmek istemiyorum. Lütfen ama. Hele bir de gittiğiniz her evde bunlardan önünüze geldiğini düşündüğünüzde off off. Yıllardır bunun mücadelesini veriyorum ama bir arpa boyu yol gidemedim. Artık sesimi buradan tüm aleme duyurmak istiyorum. Yapmayın.
Devamını Oku »

29 Eylül 2008
Ve bu yıl ki son sahur soframızdan da az evvel kalkmış bulunuyorum. Ezan henüz okunmadı ama birkaç dakika var. Bir nevî ramazanı bitirdik diyebiliriz artık. Allah başka ramazanları da gösterir inşallah. Bu yazıya neden başladım ben de bilmiyorum. Aklıma gelenleri yazıyorum şu anda.
Yemekten sonra dişlerimi fırçaladım hep, ancak macun sürekli susamama sebep oluyor. Bu yüzden su içiyorum bol bol. Kaan’ın güzel bir benzetmesi var ramazan boyunca söylediği, özellikle de sahurdan sonra söylüyor bunu. Çünkü o da benim gibi çok su içiyormuş. “Varil gibi oldum, olum içim lık, lık”. Bunu ilk söylediğinde sen zaten öylesin demiştim. Bazen pat pat söylüyorum ağzıma geleni ama biliyorum ki ya da tahmin ediyorum ki karşımdaki insan benim arkadaşım alınmaz böyle şeylere. Enseye tokat meselesi. Mavi bardaktan su içince sanki deniz suyu içiyormuş hissi uyanıyor içimde ne alakaysa işte. Serbest çağrışım dedikleri bu olsa gerek.
Bir de bu odada ezan sesini zor duyuyorum ya da duymuyorum, Kaan bana alarmlık yapıyor. ( Ezan okunmaya başladı ). Vay be 30 gündür gecenin bir yarısı ev ahalisi ile yemek mi yiyor muşuz? Sahurda balkona çıkıp bakınca, evlerde ışıkların yandığını görünce bir sebepsiz, sebepli huzur kaplıyor içimi. Hele hele bir de benim gibi balkona çıkan birilerini görünce derin bir nefes alasım geliyor. Gecenin zaten gündüzden farklı somut bir kokusu var. Cidden bakın. Çıkın bir gece ve içinize çekin o kokuyu önce burnunuzda sonra kalbinizde hissedeceksiniz.
“Özür Dilerim” kötü bir laf. Hiç sevmediğim laflardandır. Seçil bilir. Derim ki özür dilenecek bir şey yapmazsan özür de dilemezsin. Et’me’ bul’ma’ dünyası. –mA- eki. Yağmur yağıyor dışarıda inceden inceden.
Son olarak damacanadan bir şişeye pompasına basarak su doldururken, doldurduğunuz şişeden taşmaması için ayarlayama çalışıyorsunuz ya, son basmalar daha bir hafif oluyor ya…
Saygılar.

28 Eylül 2008

Beni tanıyanlar bilir ki kurucusu ve yöneticisi olduğum yaklaşık da 4 yıldır faaliyette olan bir edebiyat, kültür ve sanat içerikli web sitemiz/dergimiz var. Biz ona “Bir Nevî Edebiyat Dergisi” diyoruz. Adını lisans döneminde Eski Türk Edebiyatı derslerine giren hocamızın [ Prof. Dr. Ahmet Kartal ] bizleri gürültü yaptığımızda “edeb yâ hû” diyerek uyardığı lafızdan alan www.edebyahu.com hayatına yeni elbisesi ile devam ediyor artık.
Dergimizin başından çok badireler geçti. Kimi zaman siyah oldu, kimi zaman kırmızı, kimi zaman kahverengi, kimi zaman beyaz…Her birisini yaparken hep aynı maksadı güdüyorduk aslında. “Daha iyi” nasıl olur diyorduk içimizden ve yalnız elbisesi ile değil yapısı ile de uğraşarak değişiklikler yapıyorduk. Ne yaparsak yapalım dediğim gibi gayemiz her zaman elimizden gelenin daha iyisini yapabilmekti. Her seferinde yapabileceklerimizin çapının genişlemesi ve yeni yeni ihtiyaçların doğması da bizi bu değişmelere itmiyor değildi.
Evet söylediğim gibi çok değiştik. Ancak hiç değişmediğimiz şeyler de yok değil. Ağırlığımızı hiç kaybetmedik. Hep ciddi olduk ve mesafeli olduk. Hani derler ya çizgisinden hiç sapmadı diye. Biz de aynı şekilde olduk. Neysek o olduk. Yaptığımız işi kaliteli yapmaya ve kalitesinden de hiç ödün vermeden yapmaya çalıştık. Bizi takip edenlerin bir kısmı halen yanımızda, kimisi yolda ayrıldı, kimisi yolda bindi.
Devamını Oku »

25 Eylül 2008
Ramazanın sonlarına geldiğimiz şu günlerde ruhanî ya da dinî konulara da son kez değineyim dedim ve açtım “word”den bir boş belge yazmaya başladım size şu anda. Bu konuya değinmeme sebep olan yine bir takvim yaprağı… Aslına bakarsanız değişik de bir konu. “Vahiy”
Sözlük anlamına baktığımız zaman TDK bize 1-“Bir buyruk veya düşüncenin Tanrı tarafından peygamberlere bildirilmesi: “Bir ilham istiyorum bir gün vahye erecek.”- B. K. Çağlar. 2 - Bu biçimde bildirilen buyruk” gibi iki anlam ve bir örnek vermektedir. Arap dili sözlüklerinde ise “gizli konuşmak, emretmek, ilham etmek, işaret etmek, seslenmek ve fısıldamak anlamlarına gelen vahiy, terim olarak, Allah’ın Peygamberlerine iletmek istediği mesajlarını, doğrudan doğruya veya Cebrail vasıtasıyla bildirmesine denmektedir.
Peki Hz. Muhammed’e vahyin geliş şekilleri nasıldı ?
- -Uyanıkken Cebrail tarafından vahyin onun kalbine bırakılması
- -Cebrail’in insan suretinde getirdiği vahiy ki bu vahyin en kolay şeklidir.
- -Cebrail’in görünmeden vahyin çıngırak sesi şeklinde gelmesi
- -Cebrail’in kendi aslî şekliyle getirdiği vahiy
- -Doğru rüyalar; peygamberin gördüğü rüyalar aynı şekilde hayatta meydana gelirdi.
- -Vahyi peygamberin doğrudan Allah’tan alması veya perde arkasından Allah’la konuşması şeklinde olan vahiy.
Vahiy bir hal, bir yaşayıştır. Nasıllığını ve niteliğini ancak onu gönderen ve alan bilir. Mahiyetini insanların anlaması zordur. Vahiy geldiğinde peygamber titrer, rengi değişir, alnı titret ve nefesi sıkışırmış. Hz. Muhammed gelen vahyi aynen hafızasına alır (Kıyamet Suresi 46-49) sonra vahiy katiplerine yazdırırmış. Her sene Ramazan ayında inen ayetleri ve sureleri Cebrail’e okuyup arz edermiş.
Vahiy gerçekten de insanoğlunun anlayamayacağı bir şey sanırım. En azından ben anlayamıyorum. Vahiy ile ilham arasında bir fark var mıdır? Varsa bunlar nelerdir araştırmak lazım sanırım.

21 Eylül 2008
Fırsat buldukça film izlemeye devam ediyorum. Geçen gece sıkıldım elimde izlenmeyi bekleyen filmlerden birisini izleyeyim dedim. Gece gece komedi izlemeye pek alışkın değilimdir. Lakin bu kez bu tabumu kırayım dedim ve izlemek için “You Don’t Mess with the Zohan” adlı filmi seçtim. Daha sonra öğrendim ki filmi Türkçeye “Zohan’a Bulaşma” diye çevirmişler.
Film hakkında genel intibam pek olumlu değil ancak film vermek istediği mesajı komedi etrafında iletmesi bakımından fena değil. Peki filmin verdiği mesaj nedir ?
İsrail ve Filistin arasındaki savaşlar, çatışmalar ve bu iki ülkenin halkının sürekli birbiri ile düşman gibi yaşaması anlatılırken bu düşmanlığın gereksiz olduğu ve bu iki halkın aslında başka kuvvetler tarafından birbirine düşman edildiği konu ediliyor. Tabi bunu filmde İsrail ve Filistin topraklarında anlatmıyor. Amerika’da yaşayan İsrail ve Filistin vatandaşlarının mahallelerinden yola çıkarak böyle bir mesaj vermek isteniyor filmde. Böylesine bir konuyu komedi etrafında anlatması gerçekten ilginç.
Filmde edeb dışı bir çok sahne var ki zaten komedi dediğim şey de bu edepsizlik üzerine kurgulanmış. Böyle şeylere ben kahkahalarla gülmüyorum hatta bazen gülümsemiyorum bile. Bu yüzden komedi unsuru olarak cinsel öğrelerin kullanıldığı bu filmde de pek gülmedim. Tabi ki herkesin tepkisi farklı olur, siz nasıl bir tavra bürünürsünüz bilmiyorum.
Filmde Zohan ve Phantom adlı iki olağan üstü güçleri olan kahraman var. Film boyunca bu iki şahıs birbirini öldürmek için uğraşıyor. Lakin Zohan aslında bunu yapmak istemiyor. Çünkü onun tek hayali bir kuaför olmak. Fakat askeri kuvvetler Zohan’ın olağanüstü kuvvetlerini kullanarak Phantom’u ele geçirmek istiyorlar. Zohan Phantom’un peşine düşüyor ve gönülsüz olan Zohan bir süre sonra ölmüş gibi ortadan kayboluyor ve hayaline kavuşuyor…Hayalindeki mesleği icra ederken bahsettiğim cinsel objeyi daha da fazla kullanıyor.. Adam Sandler yani Zohan ve John Turturro yani Phantom…
Her zamanki gibi filmin ayrıntısına girmeyeceğim ancak ABD ile dalga geçilen filmleri seviyor ve üstüne cinsel objelere gülüyorsanız seversiniz. Maksadı güzel kendisi kötü bir film…