Sanat

Bu Cihana Sığmazam

Mende sığar iki cihân men bu cihâna sığmazam
Cevher-i lâmekân benim kevn ü mekâna sığmazam

Kevn ü mekândır âyetim zâta gider bidâyetim
Sen bu nişân ile beni bil ki nişâne sığmazam

Kimse gümân ü zann ile olmadı Hakk ile biliş
Hakkı bilen bilir ki ben zann ü gümâna sığmazam

Sûrete bak vü ma’nîyi sûret içinde tanı kim
Cism ile cân benim velî cism ile câna sığmazam

Hem sadefim hem inciyim haşr ü sırât
Bunca kumâş ü raht ile ben bu dükâna sığmazam

Genc-i nihân benim ben uş ayn-ı ayân benim ben uş
Gevher-i kân benim ben uş bahr ile kâna sığmazam
Devamını Okumak için »

Mevlâna ve Mesnevî

Mesnevî, 13.yüzyılda Konya’da yaşayıp yine orada vefat eden büyük İslâm şairi Mevlana Celaleddin Rumi tarafından yazılmıştır. Mevlana, Mesnevi’nin ilk on sekiz beyitini bizzat kendisi yazmış, diğer kısımlarını söylemiş ve Çelebi Hüsameddin’e yazdırmıştır. Her cilt bitince Çelebi tarafından Mevlana’ya okunmuş, gerekli düzeltmeler yapılmış ve ondan sonra kitap haline getirilmiştir.
Mesnevi altı cilttir. İçinde yirmi beş binden fazla beyit vardır. Hemen her bahsinde Kuran’dan kıssalar yer alır. Yaratılış, aşk, ölüm, hayat ve dünyayı algılayış Mevlana’nın temel konularıdır. Onun varlık anlayışında insan, ruh ve bedenden oluşan bir bütündür. Ruh, ilahi alemden gelmiş, bedene girmiş, bu sebeple gerçek yurdundan ayrılmıştır. Ruhun, geldiği ilahi kaynağa duyduğu hasret, ebediyete kavuşma arzusudur. Bedende bulunmakla fani bir varlığın esiridir. Ancak hasretle olgunlaşır ve daha yüce bir mertebeye ulaşır. Allah aşkının sebebi hasrettir ve hasret çeken gerçek anlamda sevebilir.
Mevlana, beşeri tecrübeyi ilahi bilginin süzgecinden geçirerek hikmete ulaşmaya çalışan bir bilgedir. Mesnevî’de dini, ilmi ve sosyal birçok meseleyi ilim adamı olarak değil de hikmet ehli bir arif olarak ele alır.
Edebi tür olarak başka kitaplara benzemeyen Mesnevî, edebiyatımızda hikmetli söyleyişin en güzel örneklerinden biridir. Yazıldığı tarihten itibaren İslam ve batı dünyasında büyük bir ilgiyle karşılanmış ve çeşitli dillere çevirileri yapılmıştır.

Yalnızlık

“Önce kelime vardı, diye başlıyor Yohanna’ya göre İncil. Kelimeden önce de yalnızlık vardı. Ve kelmeden sonra da var olmaya devam etti yalnızlık…Kelimenin bittiği yerde başladı; kelime söylenmeden önce başladı. Kelimeler, yalnızlığını unutturdu ve yalnızlık, kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, yalnızlığı anlattı ve yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız kelimeler acıyı dindirdi ve kelimeler insanın aklına geldikçe yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu”

Oğuz Atay  – Tutunamayanlar

Ebrû Sanatı

Ebru, kitreli su üzerine serpilen boyalarla bezenmiş kâğıt ve bunu hazırlama sanatına denir. İslam bezeme sanatlarının hazırlanış tekniği itibariyle en cazibi ve süreli netice alınanı olan ebruculuğun menşei hakkında kesin bir hükme varmak mümkün değildir. VIII.asırdan itibaren Çin’de XII.asırdan itibaren Japonya’da benzer teknikler kullanılarak yapılması, daha sonraki asırlarda Çağatay Türkçesindekiebre” ismiyle Türkistan’da ortaya çıkışı, bu sanatın tarihî gelişimi hakkında az da olsa bir fikir vermektedir.

Türkistan’dan en geç XVI. Asır başlarında İpek Yolu’nu takiben İran’a geçişinde “ebrî” olarak adlandırılan bu sanatın, gerçekten bulut kümelerine benzer şekiller taşıması, buluta nispek ifade edilen Farsça ismi doğrulamaktadır. Osmanlılarda da revaç bulan aynı isim, Türkçede “ebru” ya dönüşmüştür. Hatalı olmakla beraber, kaşa benzer şekiller de ihtiva ettiğinden, bu sanat Farsçada “kaş” manasına gelen “ebru” kelimesiyle adlandırılmıştır. Kız çocuklarına isim olarak verilen Ebru da bu kaş manasına gelen kelime değil “Âb-rû” olan yüzsuyu olmalıdır. Keza “yüz suyu hürmetine” gibi bir kullanım ile bu kelime kalıplaşmıştır.

Bir defa yapılan ebrunun aynısı bir daha tekrarlanamaz, ancak benzeri yapılabilir. Bundan dolayı her ebru asla kopya edilemeyecek bir sanat özelliğini taşır.

Ebru kağıdı, yazma kitapların ciltlenmesinde ve yan kağıdı olarak, bundan başka kıt’a ve levhaların iç ve dış pervazlarında, ayrıca koltuk denilen kısımlardan çok kullanılmıştır. Bu sıralananların pek güzel örneklerine müze ve kütüphanelerde rastlanır. Ancak, XIX. Yüzyılda Batıdan ithal edilen matbu ebru kâğıtları, hem bu sanatın zevkini kaçırmış hem de yerli ebrucuların geçimini güçleştirmiştir.

Köşebaşı – Bir Tiyatro Oyunu

Uzun süredir yapmak istediğimiz fakat sürekli bazı bahaneler bularak kendimizi gitmeye alıkoyduğumuz tiyatroya nihayet gittik. Çok evvel birkaç arkadaşımla buluştuğum vakit bir laf arasında geçmişti tiyatroya gitmek isteyip de gidemeyişimiz. Böylesi laf arasında geçen bir proje geçen gece devlet tiyatrolarının internet sitesine girmemle hayat bulmaya çalıştı. Arkadaşıma söyledim, sınavlar başlamadım gidelim mi diye? O da sağ olsun, güzel olur sen oyunu seç gideriz dedi. Birkaç oyunun konusuna baktım (Hüzzam, Eşik, Tavandaki Kuş, Genç Osman, Kasimir ve Karoline vs.). Baktığım oyunların konuları gerçekten de insanı kendisine çağırıyordu. Seçim yapmakta zorlandığım sırada “Köşebaşı” ile karşılaştım. Yazarı Ahmet Kutsi Tecer olmasıyla birlikte yönetmeni de Leyla Tecer idi. Bu sebeple bu oyuna gitmeye karar verdim. Ayrıca oyunun müziklerinin Can Atilla tarafından yapılmış olması da bir başka nedendi tercihimde. Arkadaşlarımdan bir kaçına haber verdiğimde hepsi de kabul etti. Biletlerimizi de hemen internet üzerinden ayırttık. Devletimiz sağolsun tiyatro biletleri gerçekten de çok makul düzeyde. Her kesimden insan çok kolayca gidebilir bu fiyatlarla. Yaşasın devletimiz değil mi ?
Küçük Tiyatro sahnesinde oynanan oyundan biraz bahsedeyim. Oyunu protokolün hemen arkasından izlemiş olmamızın da verdiği avantaj ile her türlü ayrıntıya nail olduk diyebilirim. Tiyatronun konusu eski bir İstanbul mahallesinde geçiyor. Eski bir İstanbul mahallesinde geçmesiyle birlikte tarih olarak da 1930-40 yılları arasından bir 24 saati anlatıyor. Münir Canar’ın sahneye çıkmasıyla başlayan oyunda yirmi dört saat içinde gelişen olaylar aracılığı ile; değişen toplumsal değerler, yaşamdaki acı, tatlı duygular arasında gerçekçi bir anlatımla sahneleniyor. Oyunda kimi zaman gülüyorsunuz, kimi zaman ise ağlamaklı oluyorsunuz. Değişen toplumsal değerlerin sızlatıcı yönü ile günlük yaşamın komik yanları bu oyunda bir araya getirilmiş. Ölen Macit Bey’in kendisine olan borçlarına seyirciyi güldürerek anlatan bakkal, onun şapşal çırağı oyunun komik tarafını alırken, bakkalın karşısındaki kahvehane sahibinin gönlü bol, hafif hovarda hali ve o müthiş ses tonu ile mahalleye gelen yabancının içleri titreten sözleri de oyunun içleri acıtan halini gösteriyor. Kesinlikle gidilip görülmesi gereken bir oyun diye düşünüyorum. Keza ellerimiz kızarıncaya kadar alkışladık. İyi ki bu oyunu seçmişim.

Oyuncular;

Münir Canar, Banu Güngör İnal, Celal Murat Usanmaz, Gözde Baytaş, Yunus Çakıroğlu, Turgay Kılıç, Murat Beşik, Gerçek Özkök Akdemir, Sanlı Baykent, Can Öztopçu, Didem Uzel, Okan Şenozan, Mümtaz Aydoğan Mengi, Tolga Çiftçi, Gürkan Görbil, Murat Öz, Savaş Tamer, Deniz Alver Çamlıdağ, Zerrin Çağlar, Refika Özbayer, Orhan Akbıyık, Bülent Türkmen, Yavuz Anaç, Yaseri Şahbudak, Halil Kızılöz, İlyas Zeki Karaca, Orkide Çivicioğlu, Özcan Pala, Günaydın Yaltırak, Mert Şencan, Berivan Özyiğit