Erkan Hirik
Bir Tutam İroni
Bir Tutam İroni
Oca 11th
Uzun süredir yazamıyorum ile başlayan bir yazı olacak bu maalesef. Dünya işlerinin yoğun oluşu beni buraya yazmaktan mahrum ediyor maalesef. Yazamamanın vermiş olduğu vicdani rahatsızlığı şu anda atıyorum çok şükür. Buna sebep olan ise bir film.
Uzun süredir yazmak bir yana uzun süredir de film izleyemiyordum. 3 hafta Ankara’da IMAX’de izlemek için bekledim; ancak bir türlü işlerimden fırsat bulup da IMAX’e gidemedim. Bir kez gittim ama onda da bilet bulamadım.
Aylardır beklediğim “Avatar” sonunda çıkmıştı ve artık izlemeliydim. Karar verdiğim sırada işim ile alakalı durumlar çıktı ve izleyemedim. İşlerim bittiği vakitlerde de sinemada yer bulamadım. Ancak 3 haftalık bu süreç sonucunda inadımı bırakmadım ve bu kez dikkatli davranarak biletlerimi internet üzerinden aldım. MyBilet hakikaten bu konuda çok iyi. Güvenerek alabileceğinizi belirteyim.
Ankara Panora AVM’nde Cinebonus’da altyazılı ve Real 3D olarak izlediğim filme gelince kesinlikle harikulade diyebilirim. Avatar 14 yıllık bir maziye sahip bir film. Böylesi bir özellik de merak duygularını uyandırmaya yetiyor zaten. Beni tanıyanlar benim hayal ürünü gerçek üstü şeyleri barındıran filmleri sevmediğimi bilir. Lakin bu filmde bu gerçek üstü şeyler aslında fark edemediğimiz gerçekleri öylesine güzel dile getiriyor ki.
Filmin başından sonuna kadar ekrandan gözümü ayırmadım. Filmin görselliği hakkında söylenenler gidip de göreceklerinizin yanında bence sönük kalır. Elbette film her şeyini görselliğe borçlu değil. Mükemmel kurgulanmış bir senaryo olmasa o görsellikler de gölgede kalır.
Gişe hâsılatı (Box Office) listesinde gelmiş geçmiş filmler arasında da 2.sıraya girmesi James Cameron’un iyi bir iş çıkardığının ve filmin de başarılı olduğunun bir diğer belirtisi zaten.
Her zaman yaptığım gibi filmin içeriği hakkında bilgi vermiyorum ve izlemenizi tavsiye ediyorum.
Kesinlikle izleyerek insanoğlunun yaşanan dünyaya karşı ne kadar da acımasız olduğunu görmelisiniz. Belki de Pandora’nın kutusunu anlamanın vakti gelmiştir…
Ha unutmadan, gözlükler sizde kalmıyor
Tem 8th
Popüler olan şeylerle pek aram yoktur. Eğer bir şey herkesçe okunuyorsa, herkesçe izleniyorsa veya herkesçe giyiliyorsa ben o şeylere biraz mesafeli dururum. Nerede çokluk diye başlayan atasözümüzün etkisinde kalışımdan mı yoksa önyargılarımın esiri oluşumdan mı bilemiyorum. Yine bu duyguların yönlendirmesi ile birçok kitapevinde gördüğüm “Alacakaranlık” ve onun filmi olan “Twilight”tan uzak durmayı başarıyordum ta ki düne kadar.
Sıcakların etkisi ile dün gece tezim üzerine çalışmak istemedim. Bir çay demledik, nargile ile birlikte “hadi bir de film izleyelim” dedik.
Hafif esen rüzgar ile başladık izlemeye. Filmin ilk 3-4 dakikası bir ceylanın ya da geyiğin –emin değilim- ormanda kaçmasıyla başlayan ve içsesin duygularını açıklayan sahne ile başlıyor. Belki de filmin en güzel yeri orasıydı. Ya da içses…
“Nasıl öleceğimi hiç düşünmemiştim… Ama sevdiğin birisi için can vermek, ölmek için güzel bir yol gibi görünüyor.”
Filmin tamamını bu cümle özetliyor aslında. Bu cümleyi düşündükçe de filmin 15.dakikasında tamamını anlıyorsun ama acaba yanlış tahmin ediyor olabilir miyim diye izliyorsun gerisini. Ailevi sebeplerden ötürü şehir değiştirmek zorunda kalan kahramanımız geldiği şehirde ta filmin başında kendisinin vampir olduğunu belli eden diğer kahraman ile tanışır. Aslında korkulmasına alışılagelmiş olan Vampir’e aşık olur. Vampir de kıza karşı boş değildir. Falan filan.
Hiç izlenecek yanı yok. Boşa zaman kaybı. Eğer bu filmin kitabı da böyleyse bu ülkede insanların kitapları sadece kapağına bakarak aldığını rahatlıkla söyleyebileceğim. Ayrıca anladım ki cidden popüler şeylere karşı önyargılı değilim. Bildiğim bir şeyler varmış ki izlemiyormuşum.
May 5th
Film de izlemesem demek siteme yazmak için bir şeyler tetiklemeyecek beni. Evet, kabul ediyorum, bu aralar pek yazasım gelmiyor, geldiği vakitlerde de yazmaya fırsat bulamıyorum. Bu denge ile yaklaşık bir aydır doğru dürüst bir şey yazamıyorum. Neyse ki yine bir film izledim ve bir şeyler karalayabiliyorum şu anda.
Bu hafta işten geldikten sonra ev arkadaşlarım ile bir film izleyelim dedik ve “Slumdog Millionaire” adlı filmi izlemeye karar verdik. Lakin ondan birkaç gün evvel “Outlander” adlı filmi izlemiştik ve tam bir faciaydı. Bu faciayı düzeltmek için izleyeceğimiz film muhteşem olmalıydı ki öyle de oldu.
Türkçe’ye “Milyoner” olarak çevrilen Slumdog Millionaire Danny Boyle‘un yönettiği Simon Beaufoy‘un yazdığı 2008 İngiltere yapımı “Akademi Ödülü” alan bir filmdir.
“Slumdog Millionaire” gerçekten de aldığı tüm ödülleri hak ediyormuş onu anladık, izleyişimizin ardından. Filmdeki konuyu genel olarak şöyle özetleyebilirim; Hindistan’ın kenar mahallelerinde fakirlik içinde yaşayan iki kardeşin gelişkin oluncaya dek yaşadıkları ve küçük kardeşin büyük aşkı için yaşadığı tecrübelerin meşhur yarışma olan -bizdeki adıyla- “Kim beş yüz milyar ister?”de çıkan sorulara bu tecrübelerinden hareketle cevap vermesi.
Kurgunun güzel olması ve bu kurguyu tanınmamış oyuncuların başarılı performanslarıyla sunabilmesi filmi önemli kılan yanlar. Ayrıca filmdeki kovalama sahnelerinde kullanılan müzikler özellikle hoşuma gitti ve tüm sahnelerdeki kameranın konumu hakikaten olayı anlatabilmesi açısından iyi düşünülmüştü. Filmde rol alan ufak yaştaki çocuklar adeta profesyonel gibiydi. Mimikler ve hareketler sanki yıllardır eğitim almışçasınaydı.
81.si düzenlenen Oscar ödüllerinde de Slumdog Millionaire 8 dalda birden ödül alarak bahsettiğim başarısının da semeresini görmüştü zaten.
En kısa zamanda bu filmi edinip izleyin, inanın çok şey kaçırıyorsunuz ki ben izledikten sonra neden bu kadar beklemişim kendime kızdım. Bundan sonra Oscar ödüllü filmlere ön yargı ile bakmak yerine bir an evvel izlemeye koyulacağım.
Mar 23rd
Uzun süredir film izlemiyordum ya da izleyemiyordum. Malum hayat koşuşturmaları bazen bırakın film izletmeyi buraya bir şeyler yazmama dahi engel oluyor. Ve şu an fark ediyorum ki yazmaya insan ara verince nasıl gireceğini şaşırıyor. Laf kalabalığını bırakayım da konuya gireyim.
Geçen gece otururken film izleyeyim dedim ve elimde olanları kurcalarken Nuri Bilge Ceylan’ın yönetmenliğini yaptığı “Üç Maymun” -Three Monkeys- adlı filmi izlemeye kadar verdim. Kahvemi aldım yanıma ve ışıkları söndürüp başladım filmi izlemeye. Filmin ilk 5 dakikasında anladım ki bu filmde sesler önemli bu sebeple kulaklık ile izlemek ve sesleri net olarak duymak istedim. Ne de olsa 61. Cannes Film Festivali’nde (2008)ödül almış bir film. Öyle ki KPSS’de soru olarak bile geldi bu. Dikkatli izlemek lazım diye düşündüm ve başa aldım.
Filmin başında geçen bilgilendirme yazılarında “Türkiye – Fransa – İtalya ortak yapımıdır” ibaresini görünce birden huylanmaya başladım filmden. Hani eleştireceğim ya filmi öküz altında buzağı arayacağım ya işte ondan. Acaba dedim ödülü bu yüzden mi verdiler. Böylesi güçlü ve üçlü ittifak ödülü hak ediyor değil mi? dedim. Yanıldığımı anladım. Nuri Bilge Ceylan gerçekten de yönetmenlik yeteneğinin müthiş olduğunu göstermiş ve o ödülleri hak etmiş. Her zamanki gibi filmin konusuna değinmeyeceğim. İzleyince görürsünüz. Lakin filmin konusu ile ilgili şunu söyleyebilirim, filmin adı ile konusu arasında güzel bir ilişki kurulmuş. Duymak, görmek ve söylemek…Filmde öne çıkan karakterlerin de üç kişi olması acaba tesadüf müydü? Devamını Okumak için »
Ne demişler ?