Mevlâna ve Mesnevî

Mesnevî, 13.yüzyılda Konya’da yaşayıp yine orada vefat eden büyük İslâm şairi Mevlana Celaleddin Rumi tarafından yazılmıştır. Mevlana, Mesnevi’nin ilk on sekiz beyitini bizzat kendisi yazmış, diğer kısımlarını söylemiş ve Çelebi Hüsameddin’e yazdırmıştır. Her cilt bitince Çelebi tarafından Mevlana’ya okunmuş, gerekli düzeltmeler yapılmış ve ondan sonra kitap haline getirilmiştir.
Mesnevi altı cilttir. İçinde yirmi beş binden fazla beyit vardır. Hemen her bahsinde Kuran’dan kıssalar yer alır. Yaratılış, aşk, ölüm, hayat ve dünyayı algılayış Mevlana’nın temel konularıdır. Onun varlık anlayışında insan, ruh ve bedenden oluşan bir bütündür. Ruh, ilahi alemden gelmiş, bedene girmiş, bu sebeple gerçek yurdundan ayrılmıştır. Ruhun, geldiği ilahi kaynağa duyduğu hasret, ebediyete kavuşma arzusudur. Bedende bulunmakla fani bir varlığın esiridir. Ancak hasretle olgunlaşır ve daha yüce bir mertebeye ulaşır. Allah aşkının sebebi hasrettir ve hasret çeken gerçek anlamda sevebilir.
Mevlana, beşeri tecrübeyi ilahi bilginin süzgecinden geçirerek hikmete ulaşmaya çalışan bir bilgedir. Mesnevî’de dini, ilmi ve sosyal birçok meseleyi ilim adamı olarak değil de hikmet ehli bir arif olarak ele alır.
Edebi tür olarak başka kitaplara benzemeyen Mesnevî, edebiyatımızda hikmetli söyleyişin en güzel örneklerinden biridir. Yazıldığı tarihten itibaren İslam ve batı dünyasında büyük bir ilgiyle karşılanmış ve çeşitli dillere çevirileri yapılmıştır.

Kültürümüzde Mevlana

Asıl adı Celaleddin’dir. Ailesiyle birlikte Horasan’dan Anadolu’ya geldiği için Rûmî lakabını almış, daha sonra Mevlana Celaleddin-i Rûmî adıyla meşhur olmuştur. Mevlana, 1207 yılında, günümüzde Afganistan sınırları içinde kalan Horasan eyaletinin Belh şehrinde doğmuştur. Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled, yaşadığı bölgeyi Moğol istilası tehdit ettiği için ailesini alıp önce Mekke ve Şam’a sonra da Konya’ya göç etmiştir.

Mevlana Konya’ya geldiğinde çocuk yaştaydı. Ailesinin Konya’ya yerleşmesinden kısa bir süre sonra, 1231 yılında, babası Bahaeddin Veled vefat etti. Mevlana genç yaşta babasının yerine ailesinin sorumluluğunu üstlendi. Onun yaşadığı dönemde Konya, Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkentiydi. Bu sebeğle Selçuklu devlet adamları kendisine yakınlık kurdular ve saygı gösterdiler. Selçuklular döneminde Anadolu’nun manevi önderleri arasında sayılan Mevlana Celaleddin-i Rûmî, 17 Aralık 1273’te Konya’da vefat etti. Onun geriye bıraktığı eserler şunlardır; Mesnevi, Divan-ı Kebir, Mecalis’i Sab’a, Fî hi Mâ Fîh.

Vefatından sonra müze haline getirilen kabri, Selçuklular döneminden itibaren milyonlarca ziyaretçiyi ağırlamıştır. Halkın ona teveccühü hiç azalmadan devam etmiştir. Günümüzde de fikirleri dünya tarafından tanınan Türk büyüğü Mevlana Anadolu insanının manevi dinamikleri arasındaki mümtaz yerini korumakta, gerek yurt içinden gerek dünyadan pek çok insan onu ziyaret için Konya’ya koşmaktadır.

Metafizik Nedir?

Metafizik, felsefenin belirli bir bölümüdür. Bu bölümde, «Varlık nedir?», «Bir dış dünya var mıdır?», «Vücut ile ruh arasındaki ilişkiler nelerdir?», «Tanrı var mıdır?», «Ruh ölümlü müdür, ölümsüz müdür?» gibi sorulara cevap aranır. Ayrıca bilgimizin nereden geldiği; neleri bilmemiz mümkün olduğu gibi problemler de ele alınır. Filozoflar, tarih boyunca, metafizik kelimesini çeşitli biçimlerde kullanmışlardır; metafizikten yana olmuşlar ya da metafiziği eleştirmişler ve yermişlerdir. «Metafizik» kelimesi ilk olarak İsa’dan önce birinci yüzyılda, Rodoslu Andronikos tarafından ortaya atılmıştır. Andronikos, büyük yunan filozofu Aristoteles‘in (İ.Ö. 384-322) eserlerini bir araya getirdiği zaman, fizikle ilgili bölümden sonraya gelen esere «metafizik» yani «fizikten – sonra – gelen» ya da «fizik – ötesi» adını vermiştir. Daha sonraları Aristoteles’in bu eserinde incelediği konular, metafiziğin konulan olarak kabul edilmiştir. Metafizik konular deyince, duyularımızı ve algılarımızı (idraklerimizi) aşan konular kastedilmiştir. Aristoteles, bu kitabında incelenen konulara «ilk felsefe» diyordu. İlk felsefe yani metafizik, varlığı varlık olarak inceliyor; genel olarak varlığın şartlarını, kaç çeşit «neden» (illet) olduğunu, bütün varlıkların kaynağını yani tanrıyı açıklıyordu. Ortaçağın sonuna kadar, klasik felsefenin temel konusunu metafizik teşkil etmişti. Bilimlerin ilerlemesiyle, felsefe içinde, metafiziğe karşı eleştirici bir tavır ortaya çıktı. Duyularımızı ve algılarımızı aşan konuları inceleyen metafiziğin, sağlam bilgiler veremeyeceği ileri sürüldü. Bilgilerimizin kaynağının ve değerinin araştırılması gerektiği ileri sürüldü. Böylece modern çağlarda, felsefenin ağırlık noktası, metafizikten, bilginin kaynağını,  imkânlarını  ve  değerini  araştıran  «bilgi  teorisi» ne kaydı. Bundan ötürü, modern çağlar felsefesi, eleştirici bir tutumu benimseyerek, felsefe (philosophia) kelimesinin ilk anlamına yeniden döndü.

Ebrû Sanatı

Ebru, kitreli su üzerine serpilen boyalarla bezenmiş kâğıt ve bunu hazırlama sanatına denir. İslam bezeme sanatlarının hazırlanış tekniği itibariyle en cazibi ve süreli netice alınanı olan ebruculuğun menşei hakkında kesin bir hükme varmak mümkün değildir. VIII.asırdan itibaren Çin’de XII.asırdan itibaren Japonya’da benzer teknikler kullanılarak yapılması, daha sonraki asırlarda Çağatay Türkçesindekiebre” ismiyle Türkistan’da ortaya çıkışı, bu sanatın tarihî gelişimi hakkında az da olsa bir fikir vermektedir.

Türkistan’dan en geç XVI. Asır başlarında İpek Yolu’nu takiben İran’a geçişinde “ebrî” olarak adlandırılan bu sanatın, gerçekten bulut kümelerine benzer şekiller taşıması, buluta nispek ifade edilen Farsça ismi doğrulamaktadır. Osmanlılarda da revaç bulan aynı isim, Türkçede “ebru” ya dönüşmüştür. Hatalı olmakla beraber, kaşa benzer şekiller de ihtiva ettiğinden, bu sanat Farsçada “kaş” manasına gelen “ebru” kelimesiyle adlandırılmıştır. Kız çocuklarına isim olarak verilen Ebru da bu kaş manasına gelen kelime değil “Âb-rû” olan yüzsuyu olmalıdır. Keza “yüz suyu hürmetine” gibi bir kullanım ile bu kelime kalıplaşmıştır.

Bir defa yapılan ebrunun aynısı bir daha tekrarlanamaz, ancak benzeri yapılabilir. Bundan dolayı her ebru asla kopya edilemeyecek bir sanat özelliğini taşır.

Ebru kağıdı, yazma kitapların ciltlenmesinde ve yan kağıdı olarak, bundan başka kıt’a ve levhaların iç ve dış pervazlarında, ayrıca koltuk denilen kısımlardan çok kullanılmıştır. Bu sıralananların pek güzel örneklerine müze ve kütüphanelerde rastlanır. Ancak, XIX. Yüzyılda Batıdan ithal edilen matbu ebru kâğıtları, hem bu sanatın zevkini kaçırmış hem de yerli ebrucuların geçimini güçleştirmiştir.

Ramazan Davulcusu ve Türk Geleneği

Ramazan ayındayız ve bu ayla ilgili birkaç yazı yazdım. Bu yazılardan sonra ramazan davulcularını ele almamak olmaz sanırım.
Kimdir bu ramazan davulcusu? Basit bir tanım yapmak gerekirse Türkiye’de yaşayan İslam dinine mensup ve oruç tutmaya niyetli olan kişileri uyandırmak maksadıyla sahur dediğimiz vakitlerde kendi mahallesine davul çalarak bir nevî çalar saat/alarm görevi gören kişidir. Yalnızca ramazan aylarında gerçekleşen bu uygulama Osmanlı döneminden itibaren gelenekleşmiştir. Mahya konusunda belirttiğim o ışıkların Türklere has bir özellik olması ile birlikte davulculuk geleneği de Türklere aittir.
Davulculuk geleneğini icra eden kişi genelde erkektir. Bunda önemli sebep davul çalma işinin genellikle erkekler tarafından yapılabilecek fiziki bir iş olması, işin gece yapılması gelmektedir diye düşünüyorum. Tabi bu gelenek yalnızca davul çalarak insanları gürültü! ile uyandırma maksadından ziyade icra esnasında maniler söylemeyi de gerektiren bir mahiyettedir. Günümüzde mani söyleme işi bırakılmıştır. Eski uygulamalarda görülen davulcuların yürüyerek mahalleyi dolaşma işi de bırakılmıştır. Görülen bu iki değişmenin sebebi mahallelerin yürüyerek gezilebilmekten öteye geçmiş, sınırlarının geniş olması ilk sebep olarak gösterilebilir. Tabi günümüzdeki ramazan davulcularının araba üzerinde dolaşması ve bir mahallede birden fazla davulcu olması da bunun bir diğer göstergesi. Aynı şekilde bu konuyu şöyle de düşünebiliriz; eskiden herkesin araba/at vs gibi taşıtının olmaması da eski dönemde insanların mecburen yürümesine sebep olmuş da olabilir.
Eskiden her evde çalar saatin olmayışı böyle bir geleneği bizim gibi pratik zekâlı Türkler tarafından bulunmuş olmasını kaçınılmaz kılmıştır diye düşünüyorum.
Bunlarla birlikte oruç tutmayan, gelenekleri pek önemsemeyen yahut sahura kalkmak yerine gece geç saatte yemek yiyip yatarak oruç tutan kişilerin nicelik olarak artması ramazan davulcularının “rahatsız ettiği” düşüncesinin ortaya çıkmasına da neden olmuştur. Bu düşüncenin paralelinde davulcuların para toplamak için apartmanların içinde davul çalması, “sahte davulcuların” türemesi de geleneğin önemsenmez bir hale gelmesine sebebiyet vermiştir. Hatta sahtelerinden ayırt edilmek için gerçek ramazan davulcuları çeşitli afişler bastırarak günümüzde dağıtmakta ve ilan etmektedir. Bazı yerel yönetimler de davulculara olan tepkilerin artmasından ötürü belirli kaygılarla bu geleneğe yasak getirmiştir. (İlgili haber için tıklayınız)
Tüm bunlardan sonra diyebiliriz ki, ramazan davulculuğu geleneği günümüzde devam etse de eski özgünlüğünü maalesef barındırmamaktadır. Aynı şekilde Türk milletinin İslam dininin gereklerine nasıl kendilerince katkıda bulunduğunu da görmüş oluyoruz. Mahya, ramazan davulcusu ve niceleri…

Geleneklerin unutulmaması / bozulmaması ümidiyle…

Mahya, Mahyacılık ve Türkler

Mahyacılık sanatı diğer Müslüman ülkelerde olmayan, Türklere mahsus örf, adet ve kültürdür. Mahya; Ramazanda büyük camilerin karşılıklı iki minaresi arasında , ip gerilerek asılan ve geceleri yakılarak meydana getirilen ışıklı şekil veya yazılardır. Bu iş sadece Ramazan ayına mahsus olduğu için, Farsça aylık manasına gelen “mahiye” kelimesinden türemiştir. ( Far. Mah : Tr. Ay )
Mahyada en çok kullanılan yazılar şunlardır: “İnna fetahna leke fethan mübina (arası geniş minarelerde), Ya Gani, Ya Mabut, Ya Kâfi, Ya Şâfi, Ya Kerim, Maşallah, Tebarekallah, Bismillah, Leyle-i Kadir, Ya Kerim, son gecelerde el-firak” vs. daha pek çokları vardır. Bunların çoğunda hareke yoktur. Doğrudan yazılır. Bazen nadir olarak hareke, şeddeler, noktalar ve hemze konur. Yazı çeşidi daha ziyade sülüstür. Nesih ve rik’a yoktur. Talik çok nadirdir. Mahyacılarda meşhur hattatların eserlerini takit ederek mahya yapmak merakları da vardır. Birbirleriyle model yarışması yapanlar ve hatta rekabete girişenler de çoktur.
Mahya; yerli ve yabancı araştırmacıların konusu, romancıların ilham kaynağı, gezginlerin unutulmaz anıları olmuştur. Bir yabancı seyyah demiş ki: “ Dünya yüzünde sevilmeye ve sayılmaya layık Türklerin hiçbir medenî eserleri olmasa bile, yalnız şu gökten yıldızları toplayıp minareler arasında yazı yazmayı akıl etmeleri, bunda muvaffak olmaları, onların medeniyette ne kadar ilerde olduklarının bir ifadesidir.”

İstanbul mu? Konstantinapol mü?

Fatih Sultan Mehmed İstanbul\'a GirerkenBu yazıda İstanbul isminin nereden geldiğine ve Konstantinapol kelimesine değineceğim. Nereden çıktı İstanbul? Özledim de ondan galiba.
Geçenlerde gece yarısı yatmadan evvel televizyonu karıştırıyordum. İlber Ortaylının TRT2 de yapmış olduğu, şimdilerde ise NTVde yapmakta olduğu programı izledim. Gerçekten de çok güzel anlatıyor. Anlatırken bu denli
kendine güvenen, bu denli bilgi kokan bir insan daha görmedim desem yeridir. Programın hepsini izleyemedim ama izlediğim kısımda başlıkta da gördüğünüz “İstanbul ya da Konstantinapol” isimleri üzerine konuşuyordu. Bizler sürekli
Konstantinapol ya da Konstantinapolis demekten çekiniriz. Ortaylı da bu konu üzerinde görüşlerini anlattı. Bildiğiniz gibi Fatih Sultan Mehmet fethi gerçekleştirmeden önce yani 29 Mayıs 1453’te ( Jülyen ve Gregoryen Takvimine Göre 1 Haziran 1453 ) şehir Konstantinopolis olarak bilinmekteydi. Yani 330 yılında Doğu Roma İmparatorluğunun başkenti oluşundan, 1453′ Osmanlı Devletinin başkenti olana kadar şehir Konstantinapolis olarak biliniyordu. Elbette bunun kısaltılmış hali olarak Konstantinapol olarak da kullanımı mevcuttu. Daha sonra Osmanlılar bu şehre Stambul, İslambol, Konstantiniyye, Dersaadet gibi isimler koyarak kullandı. Paşalar şehri olarak da bilinen şehrin şimdiki adı ile ilgili çeşitli görüşler mevcut bunlar;
1-Eski Yunanca’da “şehire” anlamına gelen “eis ten polin” sözcük öbeğinden geldiği görüşü vardır. Ayrıca günümüz Yunancasında “stin poli” şeklinde kullanılmaktadır. Zaten Türklerin genelde batı kentlerinin isimlerinin başına “i” sesi koyma temayülü vardır.

Smirni-İzmir
Nikea- İznik

gibi.

2-Ibn-i Batuta Seyahatnamesinde “astambul” olarak geçen şehrin adı zamanla şimdiki haline dönüşmüştür, denilmektedir.
3-Türk-İslam devleti olan Osmanlı şehre “islambol” demiş ve zamanla bu kullanım şekil değiştirmiştir.

Programda İlber Ortaylı bu isim konusunda bağnaz olunmaması gerektiğini, Konstantinapol denildiğinde de kızılmaması gerektiğini söylemiştir. Gerçekten de öyledir. Zaten var olan bir şehir başka bir milletten alınmıştır. Elbette isminin değişmesi de normaldir. Ancak günümüzde bir kesim Konstantinapol denildiğinde rahatsız olmaktadır. Ben burada kesinlikle şehrin adı İstanbul değil Konstantinapolis olarak kullanılsın demiyorum. Sadece tarihi bir gerçeklikten yola çıkarak boş yere bağnaz olunmaması, kızılmaması gerektiğini söylemeye çalışıyorum. Yani İstanbul mu? Konstantinapol mü? sorusuna vereceğimiz yanıt “her ikisi de” olmalıdır. Niyetim yanlış anlaşılmasın kimseye şehre artık İstanbul demeyelim, Konstantinapol diyelim demiyorum. Her iki kullanım da doğrudur diyorum.

Bâzâ! Bâzâ!

Bâzâ! Bâzâ! Her ân çi hestî bâzâ
Ger kâfîr u gebr u bût-perestî bâzâ
İn dergeh-i mâ, dergeh-i novmîdî nîst
Sad bâr eger tövbe-şikestî bâzâ

Bu dörtlüğü eminim çoğunuz yeni görüyorsunuz. Hatta ne yazıyor onu bile bilmiyorsunuz. Lakin işin aslı öyle değil. Bir çoğunuz hatta hepiniz bu dörtlüğü gördünüz. Üstüne üstelik görmekle yetinmeyip ezberlediniz. Evinizin duvarına çerçeveletip astınız. Hoşgörü mevzu olunca bu dörtlüğü söylediniz. İnanmıyorsanız Türkçeleştirilmiş haline bakınız.

Okumaya devam et Bâzâ! Bâzâ!

Osmanlı Dönemiyle İlgili Makale ve Tezler

Sayın Mustafa Altun tarafından bir araya getirilmiş olan çalışmaların listesini veriyorum.  Makalelerde ve tezlerde Osmanlı ile ilgili bir çok şeyi öğrenebilirsiniz. Özellikle Osmanlıca ( Osmanlı Türkçesi ) çalışmak isteyenlerin bu tür çalışmaları okuması gerekir diye düşünüyorum. Çünkü dönemin özelliklerini bilmeden bir takım şeyler üzerinde kafa yormak boşa olabilir.

 

Okumaya devam et Osmanlı Dönemiyle İlgili Makale ve Tezler