
7 Mart 2009
Burjuvazi rasyonalizmle kiliseyi devirdi. Fakat, şimdi burjuvazinin karşısına işçi sınıfı dikiliyor. Şimdi akıl işçi sınıfının rehberi. Nassların düşmanı dâima akıldır. Fakat burjuvazi müdâfaaya geçti hemen, mistisizme sarıldı. Tekrar orta çağın karanlıklarına döndü. İşçi sınıfı da sanayileşme sayesinde burjuvazinin prensiplerini yıkacaktır. Haliyle işçi sınıfı materyalist olacaktır. Devraldığı mîrâs da, dinsizlik ve müesses nizâma karşı olmak.
Bizde ise durum daha değişik: Bizde (ise) dinsizlik içtimaî bir sınıfın bayrağı değildir. Dinsizlik, burjuvazinin bize soktuğu bir kazıktır. Osmanlı dîne dayanır, yükselmemiz de din sayesindedir. İslâmiyet akılla beraberdir, reddetmez aklı. Bizde devrilecek bir sınıf da yok. Batı’nın anladığı mânâda rasyonalizm, akılcılık bizi yıkar. Batı burjuvazisi, kendisi mistisizme sığınırken bizi rasyonalizmle baş başa bıraktı.
Cemil Meriç ile Sohbetler- Halil Açıkgöz

23 Şubat 2009
Platon devleti doğal bir düzen olarak; yani bir canlı organizma gibi düşünmektedir. Ona göre, devlet canlı bir organizmadır çünkü devletin her organı ancak bütün yapı içinde yaşamını sürdürebilir. Bütünden ayrı bir devlet veya sivil kurum yaşamım sürdüremez. Çünkü bir organ bedene bağlı olduğu sürece canlılığını korur. Bu nedenle Platon’a göre, birey toplum dışında var olamaz; toplum da bireylerle var olur. 
Platon, Devlet (Politeia) adlı eserinde ideal devletini tanımlar. Devleti oluşturan sınıflar insan ruhunun üç parçasına göre düzenlenmiştir. İnsan ruhunda “madde” ve duyguya yatkın yeti, itaati ve üretimi; cesarete yatkın yeti, korumayı ve savaşmayı akla yatkın yeti ise yönetme ve bilgi edinmeyi içermektedir. İste, ruhun bu üç yetisine karşılık, devlette de üç sınıf bulunmaktadır. İtaat ve üretime karşılık işçi, köylü ve zanaatkarlar; korunma ve savaşmaya, karşılık bekçiler; yani askerler; yönetme ve bilgi edinmeye karşılık yöneticiler ve bilgeler sınıfı, gelir. Platon devletinde her sınıfın ne yapmaları, nasıl bir eğitim almaları, ne tür mal ve mülk edinmeleri, kimlerden oluşmaları gerektiği gibi konuları ideal bin tasarımla belirlemiştir. Birinci sınıfı oluşturan İşçi, köylü ve zanaatkarların temel erdemi itaat etmek ve çalışmak olduğu için, bunlar üreten sınıftır. Devleti besler, doyurur, giydirir. Bu grup devletteki en büyük çoğunluğu oluştururlar. Bunlar üretime yönelik el sanatları, beceri, tarım gibi bilgilerle eğitilmelidir. Bu grubun en önemli özelliklerinden biri, istedikleriyle evlenebilir, çocuk ve özel mülk sahibi olabilirler; Bu sınıf için, bir sınırlama söz konusu değildir.
Devamını Oku »

11 Şubat 2009
Parkların küçük çocuklara eğlence alanı olmaktan başka ne gibi bir faydası vardır bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Etrafımdaki parklara baktığımda çocuklar için olan oyuncakların yokluğunu fark eder oldum. Yoksa parklar artık çocuklar için değil mi? Nerede kaydıraklar, salıncaklar, atlı karıncalar…Hoş böyle diyorum ama çocuklar da değişti. Belki değiştirildi. Bir çocuğa “park” dediğin zaman oraya onu götürmeden rahat edemediğin günler yok artık. Parklar çünkü artık tehlikeli, parklar artık çakal yuvası.

Küçükken oyun için de olsa parka gittiğimde korkardım. Hiçbir suçum olmasa da bekçi amca gelecek ve bizi elindeki süpürgesiyle azarlayarak kovalayacaktı. Nitekim öyle de olurdu. Sadece oyun için gidenler dahi orada bulundukları için suçluydular. “Bekçi geliyor kaçın” sesleri ve sağa sola koşuşturuşumuz hala aklımda. Peki ne oldu da bekçilerin korkuttuğu bu parklardan bekçilerin korktuğu parklara geldik. Evet evet bekçilerin korktuğu parklar…Bizim evin hemen yanındaki parkı gözlüyorum bazen ve görüyorum ki 18-25 yaşlarında “çakal” olarak tabir edebileceğimiz gençler parkı istila etmiş. Bazen bira, bazen ot içiyorlar. Sonra bekçiyi kovuyorlar. Duvarlara yazılar yazıp bağırıp çağırıyorlar. Korkutan bekçiler korkan bekçiler oluyor böylece. İşte o parklardan oyuncakları alırsanız, gelen çocukları da kaçırırsanız masumiyet gider, şiddet gelir, pislik gelir. Yine kızdım ama üzülerek !
Not: Bu yazıyı yazmama sebep olan olay bahsettiğim parktaki bankların kırılıp sağa sola atılmasıdır. Şeref mahrumları n’olacak.

31 Aralık 2008
Bir yıl bitti. Neleri götürdü neleri getirdi bilmiyoruz. Bildiğim şey şu anda tüm medya kuruluşlarının harıl harıl bir yılı çeşitli açılardan incelemeye çalışması. Her yıl olduğu gibi yapılan bu çalışmayı özellikle NTV iyi yapıyor diyebilirim.. Bu tür haberleri izlerken aslında çok farkında olmadığımız unuttuğumuz bir çok gerçeğin yaşanmışlığın en azından kendi adıma ne kadar çabuk unutulduğunu fark ettim. Bir yıl gibi kısa ama insan ömrü için aslında uzun bir sürede dünyada neler neler yaşanmış halbuki… Bunları bence burada yazmayayım, lakin bana göre önemli olan bir şey size göre önemsiz olabilir. Hem siz bu tarz araştırmaları incelerseniz ne kadar unutkan olduğunuzun farkına varırsınız…
Unutuyoruz azizim unutuyoruz. Bırakın bir yılı sabah ne yediğimizi bile unutuyoruz. Geçen yıl bu zamanlar nerede olduğumuzu, en son kime gülümsediğimizi, kiminle ağladığımızı, neye ağladığımızı…Bir düşünün bakalım.
Hatırladınız mı?
-Belki…
Mutlu, huzurlu ve sağlık dolu bir yıl dilerim hepinize…

9 Aralık 2008
Metafizik, felsefenin belirli bir bölümüdür. Bu bölümde, «Varlık nedir?», «Bir dış dünya var mıdır?», «Vücut ile ruh arasındaki ilişkiler nelerdir?», «Tanrı var mıdır?», «Ruh ölümlü müdür, ölümsüz müdür?» gibi sorulara cevap aranır. Ayrıca bilgimizin nereden geldiği; neleri bilmemiz mümkün olduğu gibi problemler de ele alınır. Filozoflar, tarih boyunca, metafizik kelimesini çeşitli biçimlerde kullanmışlardır; metafizikten yana olmuşlar ya da metafiziği eleştirmişler ve yermişlerdir. «Metafizik» kelimesi ilk olarak İsa’dan önce birinci yüzyılda, Rodoslu Andronikos tarafından ortaya atılmıştır. Andronikos, büyük yunan filozofu Aristoteles‘in (İ.Ö. 384-322) eserlerini bir araya getirdiği zaman, fizikle ilgili bölümden sonraya gelen esere «metafizik» yani «fizikten – sonra – gelen» ya da «fizik – ötesi» adını vermiştir. Daha sonraları Aristoteles’in bu eserinde incelediği konular, metafiziğin konulan olarak kabul edilmiştir. Metafizik konular deyince, duyularımızı ve algılarımızı (idraklerimizi) aşan konular kastedilmiştir. Aristoteles, bu kitabında incelenen konulara «ilk felsefe» diyordu. İlk felsefe yani metafizik, varlığı varlık olarak inceliyor; genel olarak varlığın şartlarını, kaç çeşit «neden» (illet) olduğunu, bütün varlıkların kaynağını yani tanrıyı açıklıyordu. Ortaçağın sonuna kadar, klasik felsefenin temel konusunu metafizik teşkil etmişti. Bilimlerin ilerlemesiyle, felsefe içinde, metafiziğe karşı eleştirici bir tavır ortaya çıktı. Duyularımızı ve algılarımızı aşan konuları inceleyen metafiziğin, sağlam bilgiler veremeyeceği ileri sürüldü. Bilgilerimizin kaynağının ve değerinin araştırılması gerektiği ileri sürüldü. Böylece modern çağlarda, felsefenin ağırlık noktası, metafizikten, bilginin kaynağını, imkânlarını ve değerini araştıran «bilgi teorisi» ne kaydı. Bundan ötürü, modern çağlar felsefesi, eleştirici bir tutumu benimseyerek, felsefe (philosophia) kelimesinin ilk anlamına yeniden döndü.