Bir ruh var bende bedeni olmayan. Ben gibi tiryakisi yaşamın. Yaşamı sevmiş ama bir türlü açılamamış. Yazık! Hep susmuş. Susmuş da ömrü susmakla geçmiş. O sustukça lâl olmuş dili. Sessizliği bir ağaca benzemiş. Hep toprağın altında gizli gizli büyümüş dertleri. Derinlere inmiş suyunu bulmak için.

Hep rüzgâra karşı yürümüş. İnadına yürümek…Yürümüş. Yeri gelmiş koşmayı da öğrenmiş. Hiç ardına bakmadan koşmak, etrafını göremezcesine koşmak, kendisini unuturcasına. Varlığını bastığı topraklara hissettirerek, ayak izlerini bir mühür gibi geçtiği yollara “ben buradayım” diyerek gitmek.
Bazen bir gölge olmak istemek, belki hayatı kalabalık ortamlardan süzülüp bir kenarda onları seyretmek.  Belki de bir çölde serap olmak…Yarı yaşanmışlık yarı hayat. Yine de var olma çabası her şeyiyle…

Okuduğun bir kitapta sevdiğin sözcüklerin altını çizip ayırmak gibi. Ama her kitabı eline aldığında o kelimeleri tekrar tekrar okumak isteği. Her gün başka bir mevsim, her gün nefes alma aşkı sendeki…
Sabahın ilk uyanışını sevmek. O gri renge bile bir gökkuşağı gibi bakan gözlerini, camı her açtığında uzaklara bakan o gözlerindeki hüznü, sessizliği kurumuş gözyaşlarına dokunabilmeyi, aslında ben sende o ta derinlerdeki hüzne baktığımda sona yaklaşmayı seviyorum.

Sevdiğim Öğrencim,

Hülya TURAN