
22 Ağustos 2008
..ve bindik metroya…
Ankara’daki metro gibi değil taksimdeki..İndikçe iniyorsun aşağı doğru. Bir çok köşe dönüyorsun ve uzun yürüyüş sonrası ulaşıyorsun tren raylarına.
Yerin altında dahi İstanbul’un tamamında alabileceğiniz o derin ve ağır rutubet ve deniz kokusunu alabiliyor insan. 10 dakika sonra Levent’te indik. Gayet modern ama bir o kadar da kuru bir yer. Daha önce de dediğim gibi ne varsa eskide var kardeşim. Yok işte yeni şeylerde beni cezbeden hiçbir şey yok.
İstanbul’un o sıcak kollarında maksadımız Levent’ten Etiler’e oradan da Arnavutköy’e yürümekti. Levent ve Etiler dediğim gibi lüks ve şa’şaadan başka hiçbir şey değil. Arabalar, binalar, insanlar…

Arnavutköy…Adı bile insanın ilgisini çekmeye yeter aslında. Adını bırakıp etrafa baktığınızda ise sizi o tarihi yalıların eski ve bir çok hikayeye şahit yüzü karşılıyor. Kimisi restore edilmiş, kimisi ise bîtab. Onların aralarında geçerken nedendir bilmem, kendimi Tanzimat dönemi romanlarında gibi hissetmişimdir her zaman..Ve evet, deniz arada bir evlerin arasından bize göz kırpmaya başladı. O göz kırptıkça biz heyecanlanıyorduk, biz ona yürüdükçe sanki yol uzuyordu. Halbuki biraz ötemizdeydi. El ele ve gülerek vardır yanına…Derin bir nefes, hayran hayran bakan iki çift göz ve birbirine sarılan iki insan…Boğaza bakarak kimi zaman hüzün, kimi zaman zevk ü sefa içinde yürüdük sahil boyu. Yok böyle bir yer, eminim.
Bebek’ten otobüs ile gidiyorduk Beşiktaş’a doğru…Giderken de bakmaya doyamadığımızdan sürekli bir şey kaçıracakmışız gibi birbirimizden çok etrafa bakıyorduk. Beşiktaş’ta indik. Hedef tekrar Taksim idi. Benim için özel manalar taşıyan yeri Ona da göstermeliydim. Beşiktaş İnönü Stadı…
Yıldız’ın yanından Taksim’e doğru çıkarken öylesine yorulmuştuk ki o kadar kısa mesafe öylesine uzun geldi ki anlatamam. Meydana çıktığımızda konaklama yerimiz olan İstanbul Kültür Üniversitesi Şirinevler Kampusündeki yurtlarına giden vasıtaya bindiğimizde benim de pilim bitiyordu. Yol boyu uyudum diyebilirim. Geldik, yurttayız…
Devamını yazacağım efendim…

21 Ağustos 2008
Bilmem kaçıncı İstanbul ile ilgili yazım bilmiyorum bu. Ama inanın İstanbul yazıldıkça yazılası bir şehir. Her ne kadar içinde yaşayan halik değerini bilmese de bizler uzaktan gelip onun büyüsünü alabiliyoruz. İstanbul ile ilgili şeyler yazıldıkça biliyorum ki eksik kalan, ardımızda bıraktığımız bir çok cümle olacak.
Sabahın ilk ışıklarıyla daha bir ay evvel gittiğim Dersaadet‘e güzel geçen bir yolculuk sonrası yavaş yavaş giriyorduk. Giriyorduk diyorum bu kez yalnız değildim. Ona kimsenin benzemeyeceği (bkz.benzemez kimse sana) kişi ile birlikteydim.
Güneş biz İzmit’te iken kendisini göstermiş ve artık aydınlatıcı ışıklarını İstanbul’u daha iyi görmemiz için kullanıyordu. Otobüs yolcuları yavaş yavaş indirirken sanki İstanbul ile başbaşa kalmamız isteniyor gibiydi. İlk kez birlikte geliyorduk İstanbul’a ve hayran oluş noktamızdı orası bizim…Orası bizim için yalnız bir şehir değildi. Aşktı, tarihti belki de bir sergüzeştti. Bu sergüzeştin lezzetini görerek, koklayarak almak mümkündü yalnız.
Bu kokuyu almak için, İstanbul’un temaşasına doyabilmek, karmaşasını da anlayabilmek için düştük yollara.
Tüm yolların birbiri ile kucaklaştığı, insanların sağdan sola, soldan yukarı, bir kısmının aşağı gittiği yere geldik, Taksim’e… Biliyorduk ki sabah saatlerinde İstiklal caddesinde yürüyenler ya işe gidenler ya da geceden kalanlardı. Onları izleyerek yaptığımız kahvaltı (bkz.ayvalık tostu) ardından yoldan gelmiş olmamıza rağmen düştük caddeye. Adım adım geziyorduk. Günümüz boldu ve bakacak o kadar çok şey vardı ki. Bir binanın etrafındaki süsleme ve mimari yapılar bize sürekli aynı cümleyi kurdurmaya yetiyordu.”Ulan ne varsa eskide var.” Eski ruhlu, eskici hevesli birisi olunca insan bir de doyamıyor bakmaya tarihi yapıların sağına soluna. Bakmakla da yetinmeyip fotoğrafını da çekiyordum. Aa! O da ne yanımdaki şaheser de bana benzemiş. Pazar olması hasebiyle St.Antuan’dan insanlar çıkıyor ve aynı inançta olmayan diğer insanların arasına karışıyordu. Biz de bu arada boş durmuyor ve onların arasına karışıyor ve izliyorduk onları. Mistik hava bırakmıyordu peşimizi. Oradan çıktığımızda ise Galata Mevlevîhanesi bizi daha içine girmeden kapısı ile büyülüyordu bile. Bahçe önünde dolaşan kediler ise adeta tasavvufu yaşıyorlar ve akşamki semâya hazırlanıyor gibiydi…
Oradan çıktık yola artık gitmemiz gereken yer Arnavutköy’ün eski evleri ve sahiliydi. Taksim heykeline çaktık selamı ve bindik metroya…
Devamını yazacağım efendim…