Şu anda İstanbul etiketindesiniz.


Baş Ağrısı, Mercan Dede, Huzur

Müzik, İronik
İki gündür şiddetli baş ağrısı çekiyorum. Üç gündür de grip bedenime yerleşmeye çalışıyor. Bir yandan da ona karşı koymaya çalışıyorum. Mercan Dede çılgını olduk çıktık. Tüm bunlarla birlikte onu dinliyorum ve rahatlıyorum. Üç bardak anne yapımı nane-limon içtim çok güzeldi. Arada bir yapın ve için hasta olmayı beklemeyin. Bir limon ve biraz nane ve su…Mümkünse şekersiz için. Şifa mübarek. Kaç gündür acayip çok rüya görüyorum. Kalkıyorum yine rüya görüyorum. Rüya olduğu bile bile görüyorum acayip oluyor kalkınca. Herhalde hastalıkla cebelleştiğimdendir. Çok düşünüyorum bir de. Düşünülecek o kadar çok şey buluyorum ki. Bazılarına yoğunlaşıyorum. Takmak denir ya işte öyle oluyor galiba. Şu aşağıdaki videoyu da izlemeyi ihmal etmeyin. Veysel Gençten hazırlamış. Kültür Bakanlığı daha uğraşadursun, böyle yetenekli insanları görmesin. Videoyu tam ekran izleyin ve sesi yükseltin. Bir de ortamı karartın ya da gece izleyin. O zaman görün. İstanbul eşliğinde Mercan Dede’den (Nefes albümünden) Engewal dinleyeceksiniz…
Hûşu içinde kalın efendim.




2 Yorum

İstanbul ve Biz-4 [TUDOK'lu Günler]

Diğer

…ve TUDOK 2008’in ilk günü…

Tuhaf bir heyecan var içimde. Çocukken okula ilk başladığınız heyecanı eğer şu an hissedebiliyorsanız bilin ki o heyecana benzer bir his vardı içimde. Akademik bir ortama aktif olarak katılacaktım. Kalktım ve bir güzel giyindim, en takım olanından…Kravatım da yakıyordu hani en turkuazından..E moda ya bu aralar, belli etmeden de olsa ufak ufak takip ediyormuşum modayı meğer. Traş zaten sinek kaydı
Arkadaşların da hazırlanmasını bekledikten sonra o’nu da alarak bizi kongrenin yapılacağı yer olan Kültür Üniversitesi’nin ana kampüsüne doğru okulun servisiyle yola çıktık. Yurt ile kampus arası çok yakın olmasına rağmen İstanbul’un cilvesinden olsa gerek oraya gitmek için bile bir çok yolu dolaştık. Yaklaşık 10 dakika sürdü diyebilirim. Halbuki caddenin karşısındaydı okul. Peki neden yürümedik, sıcak ve takım elbiseler desem yeterli olur sanırım.
Servisten indik ve okula girdik. Bizi Ömür Ceylan hocamız ve kendilerine mavi kelebekler diyen (sanırım üzerlerinde TUDOK yazan turkuaz t-shirtlerden olsa gerek ) Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü Kültür Üniversitesinde okuyan arkadaşlarımız karşıladılar. Kayıt yaptırmaya yeltendiğimizde “önce kahvaltıya alalım sizi” diyen Kayhan Şahan hocamızın nazik tavrı ve bize kahvaltı yapacağımız yeri göstermesi için birkaç mavi kelebek arkadaşı görevlendirmesi ve bu arkadaşların hiç üfleyip püflemeden gayet güler yüzle bize yolu göstermesi takdire şayandı. Kendimi çok önemli hissettiren bu hareket kongrenin güzel gideceğine bir işaretti diyebilirim.
Gayet güzel bir kahvaltı sonrası kaydımızı da yaptırdık ve elimizi bir sürü hediye türünden şeyler verdiler. Kitaptı, çantaydı, USB bellekti :) Onları taşımanın zorluğu ile dolaşırken bir yere oturduk ve kongre programına göz gezdirdik ben, o, Emrah ve Pınar
İskender Pala’nın yönettiği oturuma girmeye karar verdik. Karar verdik diyorum keza aynı anda iki oturum yapılmaktaydı. Pala’nın kitaplarından verdiği hayranlıktan olsa gerek tereddüt dahi etmedik seçerken…Salona geçtik oturduk ve İskender Pala’yı bekliyoruz. Birisi geldi fakat o İskender Pala değildi. Meğer biz öyle sanmışız bir an için…İskender Pala imiş o gelen. Saçlarını kestirip, hafif de sakal bırakınca çok değişen hocamıza ayrı bir karizma gelmiş…Oturum sonrası kendisi ile bizatihi tanıştım ve fotoğraf çektirdim. Beni görenler zaten sıraya geçti. Kendisi bana “sizi seviyorum, iyi ki varsınız” dediğinde “biz de sizi seviyoruz hocam” karşılığını verdiğimde ikinci sıcak ortamı yaşamış oldum. Bu arada yanımda tutuşmakta olan birisi vardı.

Emrah. Sıradaki oturum onun da sunum yapacağı oturumdu. Muharrem Ergin oturumuydu adı. Başkan ise “Old Turkic Word Formation” eseri ile tanıdığımız Marcel Erdal. Oturumdan önce Marcel Erdal ve Peter Zieme ile kısa bir sohbetin ardından anı ölümsüzleştirdik. Bir bu anın keyfini çıkarırken Emrah iyice heyecan içinde tutuşuyordu. “Köktürk Yazıtlarında Yön Kurgusu- Emrah Bozok” adlı bildirisini daha önceden okuduğum için kendisinin sunumu sırasında dinlemekten ziyade fotoğraflarını çekmeye çalıştım. Gerçekten enteresan ve yaratıcı bir konusu vardı. Bir şey üretmek güzel be hemşerim. Tavsiye ederim, okuyun bu bildiriyi…Türkler hiçbir şeyi tesadüfi olarak yapmazlar ;) [ Bu not Emrah efendiye idi]…Emrah her ne kadar biraz heyecanlansa da güzel bir sunum oldu. Sunumunu yapmış olmanın verdiği keyif ile artık benimle uğraşıyor beni heyecanlandırmaya çalışıyordu bir gün önceden. O gün birkaç oturuma daha katıldıktan sonra yorgunluğu iliklerimizde hissetmeye başlamıştık.

Devamını Oku »




1 Yorum

İstanbul ve Biz-3 [TUDOK'lu Günler]

Diğer

…Geldik, yurttayız…
Öylesine yorulmuştum ki geldiğimde uyuduğum uykunun tadı halen dimağımda…Yatağımda sersem sersem etrafa bakarken odanın kapısı açıldı ve Fikret geldi. O da benim gibi Tudok katılımcılarından birisiydi. Sonradan öğrendik ki koleksiyoncuymuş kendileri : )
E karnımız acıkmıştı artık, bir şeyler yemenin vakti geldi. Yurdun güvenliğinden aldığımız yardımla Şirinevler meydanına doğru ilerlemeye başladık.
Etrafta tanıdık yerler aradık ki sürpriz bir fatura ve lezzetsiz bir şeylerle karşılaşmayalım diye…Bir o başa gittik, bir bu başa geldik meydanda. Sonunda karnımız isyan etmeye başlamıştı ki attık kendimizi şık bir sulu yemek bulunan lokantaya, ismini hatırlamıyorum vallahi…Yemek söylerken açlığımızın verdiği vahşilikle olsa gerek her şeyi yemek istiyorduk ki garson bunlarla zaten doyarsınız diyerekten siparişin devamını getirmemizi ima eder gibiydi. Söylemesi ayıp gerçekten de aldıklarımızı yedikten sonra alacaklarımızı nereye sığdıracağımızı düşündüm ve işte ticaret ahlakı budur diyerekten içimden de olsa garsonu tebrik ettim. Niye içimden ettim bilmiyorum, halbuki böylesi zor bulunuyor. : )
E gece oluyordu yatma yaklaşıyordu…Onunla ayrıldık, o yurduna ben yurduma geçtim. Odama girdiğimde banyo yapmış kurulanmakta olan birisi ile karşılaştım. Emrah’mış adı…Gayet sıcak ve samimi birisi olduğu izlenimini yaratmıştı ilk karşılaşmamızda. Sonradan da zaten belli etti kendisinin öyle olduğunu…Ertesi gün bildirilerin sunumu başlıyordu ve Emrah’ın ilk gün sunumu vardı. Benim ise ikinci gündü. Emrah sunum yapacak olmanın heyecanı ile bir süre çalıştı anlatacaklarına…Sonra ışıkları söndürdük ve uyuduk…

ve TUDOK 2008’in ilk günü…

Devamını yazacağım efendim.


2 Yorum

İstanbul ve Biz-2

Diğer

..ve bindik metroya…

Ankara’daki metro gibi değil taksimdeki..İndikçe iniyorsun aşağı doğru. Bir çok köşe dönüyorsun ve uzun yürüyüş sonrası ulaşıyorsun tren raylarına.

Yerin altında dahi İstanbul’un tamamında alabileceğiniz o derin ve ağır rutubet ve deniz kokusunu alabiliyor insan. 10 dakika sonra Levent’te indik. Gayet modern ama bir o kadar da kuru bir yer. Daha önce de dediğim gibi ne varsa eskide var kardeşim. Yok işte yeni şeylerde beni cezbeden hiçbir şey yok.

İstanbul’un o sıcak kollarında maksadımız Levent’ten Etiler’e oradan da Arnavutköy’e yürümekti. Levent ve Etiler dediğim gibi lüks ve şa’şaadan başka hiçbir şey değil. Arabalar, binalar, insanlar…

Arnavutköy…Adı bile insanın ilgisini çekmeye yeter aslında. Adını bırakıp etrafa baktığınızda ise sizi o tarihi yalıların eski ve bir çok hikayeye şahit yüzü karşılıyor. Kimisi restore edilmiş, kimisi ise bîtab. Onların aralarında geçerken nedendir bilmem, kendimi Tanzimat dönemi romanlarında gibi hissetmişimdir her zaman..Ve evet, deniz arada bir evlerin arasından bize göz kırpmaya başladı. O göz kırptıkça biz heyecanlanıyorduk, biz ona yürüdükçe sanki yol uzuyordu. Halbuki biraz ötemizdeydi. El ele ve gülerek vardır yanına…Derin bir nefes, hayran hayran bakan iki çift göz ve birbirine sarılan iki insan…Boğaza bakarak kimi zaman hüzün, kimi zaman zevk ü sefa içinde yürüdük sahil boyu. Yok böyle bir yer, eminim.

Bebek’ten otobüs ile gidiyorduk Beşiktaş’a doğru…Giderken de bakmaya doyamadığımızdan sürekli bir şey kaçıracakmışız gibi birbirimizden çok etrafa bakıyorduk. Beşiktaş’ta indik. Hedef tekrar Taksim idi. Benim için özel manalar taşıyan yeri Ona da göstermeliydim. Beşiktaş İnönü Stadı

Yıldız’ın yanından Taksim’e doğru çıkarken öylesine yorulmuştuk ki o kadar kısa mesafe öylesine uzun geldi ki anlatamam. Meydana çıktığımızda konaklama yerimiz olan İstanbul Kültür Üniversitesi Şirinevler Kampusündeki yurtlarına giden vasıtaya bindiğimizde benim de pilim bitiyordu. Yol boyu uyudum diyebilirim. Geldik, yurttayız…

Devamını yazacağım efendim…


Yorum Yok

İstanbul ve Biz-1

Diğer

Bilmem kaçıncı İstanbul ile ilgili yazım bilmiyorum bu. Ama inanın İstanbul yazıldıkça yazılası bir şehir. Her ne kadar içinde yaşayan halik değerini bilmese de bizler uzaktan gelip onun büyüsünü alabiliyoruz. İstanbul ile ilgili şeyler yazıldıkça biliyorum ki eksik kalan, ardımızda bıraktığımız bir çok cümle olacak.
Sabahın ilk ışıklarıyla daha bir ay evvel gittiğim Dersaadet‘e güzel geçen bir yolculuk sonrası yavaş yavaş giriyorduk. Giriyorduk diyorum bu kez yalnız değildim. Ona kimsenin benzemeyeceği (bkz.benzemez kimse sana) kişi ile birlikteydim.
Güneş biz İzmit’te iken kendisini göstermiş ve artık aydınlatıcı ışıklarını İstanbul’u daha iyi görmemiz için kullanıyordu. Otobüs yolcuları yavaş yavaş indirirken sanki İstanbul ile başbaşa kalmamız isteniyor gibiydi. İlk kez birlikte geliyorduk İstanbul’a ve hayran oluş noktamızdı orası bizim…Orası bizim için yalnız bir şehir değildi. Aşktı, tarihti belki de bir sergüzeştti. Bu sergüzeştin lezzetini görerek, koklayarak almak mümkündü yalnız.
Bu kokuyu almak için, İstanbul’un temaşasına doyabilmek, karmaşasını da anlayabilmek için düştük yollara.
Tüm yolların birbiri ile kucaklaştığı, insanların sağdan sola, soldan yukarı, bir kısmının aşağı gittiği yere geldik, Taksim’e… Biliyorduk ki sabah saatlerinde İstiklal caddesinde yürüyenler ya işe gidenler ya da geceden kalanlardı. Onları izleyerek yaptığımız kahvaltı (bkz.ayvalık tostu) ardından yoldan gelmiş olmamıza rağmen düştük caddeye. Adım adım geziyorduk. Günümüz boldu ve bakacak o kadar çok şey vardı ki. Bir binanın etrafındaki süsleme ve mimari yapılar bize sürekli aynı cümleyi kurdurmaya yetiyordu.”Ulan ne varsa eskide var.” Eski ruhlu, eskici hevesli birisi olunca insan bir de doyamıyor bakmaya tarihi yapıların sağına soluna. Bakmakla da yetinmeyip fotoğrafını da çekiyordum. Aa! O da ne yanımdaki şaheser de bana benzemiş. Pazar olması hasebiyle St.Antuan’dan insanlar çıkıyor ve aynı inançta olmayan diğer insanların arasına karışıyordu. Biz de bu arada boş durmuyor ve onların arasına karışıyor ve izliyorduk onları. Mistik hava bırakmıyordu peşimizi. Oradan çıktığımızda ise Galata Mevlevîhanesi bizi daha içine girmeden kapısı ile büyülüyordu bile. Bahçe önünde dolaşan kediler ise adeta tasavvufu yaşıyorlar ve akşamki semâya hazırlanıyor gibiydi…
Oradan çıktık yola artık gitmemiz gereken yer Arnavutköy’ün eski evleri ve sahiliydi. Taksim heykeline çaktık selamı ve bindik metroya…
Devamını yazacağım efendim…


1 Yorum
« Önceki Yazılar