Erkan Hirik
Bir Tutam İroni
Bir Tutam İroni
Kas 28th
Ölmek âsân âşıka bir dem firâk-ı yâr güç
Böyle müşkil derd esîri hastaya tîmâr güç
Aşık için ölmek en kolayı…Zor olan, bir anda olsa sevgiliden ayrı kalmak. Nitekim böylesi dermansız derde tutulan hastanın tedavisi de güç.
Aşk mühlik yâr gafil mübtelâlar n’eylesin
Birbirine derdini inkâr güç ikrar güç
Aşk helak edici, sevgili ise ilgisiz…Tutkunlar ne yapsınlar; aşklarını inkar etmeleri de, söylemeleri de imkansız (inkar etseler, her hallerinden aşık oldukları belli; aşığız deseler, sevgili oralı değil!)
Gerçi aşk izhârı bîtâb olmayınca cürm olur
Dilber ammâ müdde’â-fehm olıcak inkâr güç
Gerçi, (aşk kitabından, aşığın) tükenip son nefesini vermesen aşkın ortaya dökülmesi suç olur amma, sevgili zeki olup da (sevenin hallerinden onun âşık olduğunu) anlarsa bu sefer aşkı inkar etmek de güçtür.
Yâr eğer âşık ne eylerse muhabbet iktizâ
Etmemek olur mahallinde ânı izhâr güç
Aşkın gerektirdiği her şeyi yaptığı halde, sevgilinin kendisine karşılık vermemesi kadar aşığın gücüne giden ne olabilir?
Olsa Nef’î n’ola ger endîşesiyle hem-zeban
Neylesin yâ sohbet-i yârân-ı nâ-hemvâr güç
Nef’î içindeki düşüncelerle aynı dili konuşmasın da ne yapsın? Uygunsuz dostlarla (rakiplerle) sohbet edilemiyor ki! ( Bu beytin anlamı şu şekilde de verilebilir: “Nef’î sevgiliden dolayı düştüğü endişelerle uğraşıp dursa ne çıkar; uygunsuz dostlar (rakipler) ile bir arada olmaktan iyidir.”)
-İskender Pala-
Kas 27th
Ebru, kitreli su üzerine serpilen boyalarla bezenmiş kâğıt ve bunu hazırlama sanatına denir. İslam bezeme sanatlarının hazırlanış tekniği itibariyle en cazibi ve süreli netice alınanı olan ebruculuğun menşei hakkında kesin bir hükme varmak mümkün değildir. VIII.asırdan itibaren Çin’de XII.asırdan itibaren Japonya’da benzer teknikler kullanılarak yapılması, daha sonraki asırlarda Çağatay Türkçesindeki “ebre” ismiyle Türkistan’da ortaya çıkışı, bu sanatın tarihî gelişimi hakkında az da olsa bir fikir vermektedir.
Türkistan’dan en geç XVI. Asır başlarında İpek Yolu’nu takiben İran’a geçişinde “ebrî” olarak adlandırılan bu sanatın, gerçekten bulut kümelerine benzer şekiller taşıması, buluta nispek ifade edilen Farsça ismi doğrulamaktadır. Osmanlılarda da revaç bulan aynı isim, Türkçede “ebru” ya dönüşmüştür. Hatalı olmakla beraber, kaşa benzer şekiller de ihtiva ettiğinden, bu sanat Farsçada “kaş” manasına gelen “ebru” kelimesiyle adlandırılmıştır. Kız çocuklarına isim olarak verilen Ebru da bu kaş manasına gelen kelime değil “Âb-rû” olan yüzsuyu olmalıdır. Keza “yüz suyu hürmetine” gibi bir kullanım ile bu kelime kalıplaşmıştır.
Bir defa yapılan ebrunun aynısı bir daha tekrarlanamaz, ancak benzeri yapılabilir. Bundan dolayı her ebru asla kopya edilemeyecek bir sanat özelliğini taşır.
Ebru kağıdı, yazma kitapların ciltlenmesinde ve yan kağıdı olarak, bundan başka kıt’a ve levhaların iç ve dış pervazlarında, ayrıca koltuk denilen kısımlardan çok kullanılmıştır. Bu sıralananların pek güzel örneklerine müze ve kütüphanelerde rastlanır. Ancak, XIX. Yüzyılda Batıdan ithal edilen matbu ebru kâğıtları, hem bu sanatın zevkini kaçırmış hem de yerli ebrucuların geçimini güçleştirmiştir.
Kas 25th
Hafta sonu bazı işlerimden ötürü Yozgat‘a gittim. 24 Kasım ile başlayan haftaya da orada girdim. Yozgatlıların Cumhuriyet Meydanı diye nitelendirdikleri bir alan var. 24 Kasım Öğretmenler Günü etkinlikleri dolayısıyla orada bir kalabalık giderek artan miktarda toplaşıyordu. Önce idrak edememiştim neden toplanıldığını. Daha sonra arka planda duyduğum müzik ile zihnime bazı şeylerin ta küçüklükten kazındığını anladım. Bugün öğretmenler günüydü. Kimisi benimle yaşıt kimisi ise emekli olmasına ramak kalmış bir çok öğretmen…Hepsi o meydanda toplanmıştı. Onlar aralarında töreni beklerken sohbet ediyordu. O müzik ise bana ilkokulumu, mavi gömleğimi bir düğmesi kopuk beyaz yakamı hatırlatıyordu. O ses bana yine o günlerdeki gri kumaş pantolonumu, arka tarafından dört mevsimi gösteren posterli sınıfımı hatırlatıyordu. O ses ki bana bazen bir Türk bayrağı, bazen de ilkokul öğretmenim Zehra Erciyes’i hatırlatıyordu. Dinledikçe tüylerim diken diken oluyor, gözlerimse dolarak eşlik ediyordu.
Neredeyse 15 yıldır duymadığım bu müzik sözlerinin tamamıyla aklımdaydı. İçimden eşlik ediyor ve o zamanlar anlam veremediğim bazı sözlerine anlamlar yüklüyordum. Megafon edasıyla cızırtılı olarak çıkan bu müzik öğretmen marşıydı.
Alnımızda bilgilerden bir çelenk,
Nura doğru can atan Türk genciyiz.
Yer yüzünde yoktur, olmaz Türk’e denk;
Korku bilmez soyumuz.Şanlı yurdum, her bucağın şanla dolsun;
Yurdum seni yüceltmeye antlar olsun.Candan açtık cehle karşı bir savaş,
Ey bu yolda ant içen genç arkadaş!
Öğren, öğret hakkı halka, gürle coş;
Durma durma koş.Şanlı yurdum, her bucağın şanla dolsun;
Yurdum seni yüceltmeye antlar olsun.
Bugün itibariyle öğrendim ki bu marşın sözleri de İsmail Hikmet Ertaylan’a aitmiş. O sıkıcı basma kalıp törenlerde duyduğum bu cızırtılı müziğin beni bu denli etkileyeceğini hiç düşünemezdim.
Buyurun siz de dinleyin;
Ne demişler ?